Evimizden Çok Uzakta

Bugün size kendi öykümü anlatacağım. Benim adım ‘’Kara’’. Ormandaki arkadaşlarım hiçbir yerde göremeyecekleri simsiyah tüylerimden dolayı bana bu ismi verdi. Aslında ben bir kara tavuğum. Tavuk denildiğine bakmayın, uçmayı çok seven bir kuşum ben. Yumuşacık tüylerim tek bir renkten oluşuyor. Minik bedenimde siyahtan başka bir renk olmamasına rağmen parlak turuncu renkli bir gagam var. Kimi çiçek gibi ışıldayan renkli burnumu kimi ise hiç kir tutmayan tüylerimi seviyor. Sözün kısası ormanda sevilen bir kuşum ben.

Günlerden bir gün her zaman yaptığımız gibi oyunlar oynamak için yola çıktık. Zıp zıp tavşan, daldan dala konan güvercin, dikenleri ile sevdiğimiz kirpi ve ormandaki diğer arkadaşlarımla çok güzel bir gün geçirmek için biraraya geldik. Kaplumbağa yavaş yavaş yüküyle yanımıza geliyordu. Karıncalar peş peşe takılmıştı. Bülbül en güzel sesiyle bize şarkılar söylerken geyikler ayak sesleriyle ona eşlik ediyordu. Orman bizim evimizdi, oyunlar oynayıp mutlu olduğumuz yerdi. 

Birlikte ormana doğru ilerlemeye başladık. Toprağa her adım atışımızda yaprakların hışırtısını duyduk. Birden güvercinin acıyla uğuldayan sesi kulaklarımızda çınladı. Ne olduğunu anlayamamıştık. Yanına vardığımızda nefes alamadığını ve gözlerinin kıpkırmızı olduğunu gördük. Başımı çevirdiğimde yerlerde plastik atıkların olduğunu fark ettim. Her yer pet şişe, ambalaj kağıtları ve çöplerle doluydu. Geyik kızgınlıkla söylendi ‘’Yine mi çöp! Güvercin plastiği yiyecek sanıp yutmuş olmalı.’’ Grubun en hızlıları olan kuşlar hemen havalandı yardıma koşmak için. Güvercinin sessizliği hepimizi çok telaşlandırdı. Dakikalar sonra boğazına takılan plastiği çıkartabildiğimizde maymun derin bir nefes aldı. Kızgın bir şekilde ‘’Yine ucuz atlattık. Sürekli plastik yemekten midemiz taşa dönecek yakında.’’ dedi. Bu, yaşadığımız ilk olay değildi. Neredeyse her gün bir benzerini yaşıyorduk. Kimi zaman bir plastik parçası ayağımıza saplanıyor kimi zaman da boğazımıza kaçıyordu. Poşetler birimizin bedenine dolanıyor ve hareket etmemizi engelliyordu. 

Güvercin kendine geldikten sonra moralimizi bozmamaya çalışarak yürümeye devam ettik. Dakikalarca bir deniz gibi uzanan yeşilliklerin arasından ilerledik. Arkadan keçi seslendi ‘’Çok yorulduk. Ne olur biraz dinlenelim.’’ Ona hak vererek ağaçların azaldığı geniş meydanda durduk. O esnada tilki bağırmaya başladı ‘’Koşun! Çabuk gelin.’’ Yanına gittiğimizde cam kırıklarından başka bir şey göremedik. ‘’Ne oldu? Bizi neden çağırdın?’’ diye sordum hemen. Tilki karşılık verdi ‘’Görmüyor musun? Burası çok ısınmış. Kırık camlar sıcağı yansıtıyor. Yakında başımıza bir felaket gelebilir benden söylemesi.’’ Tilkinin bu kehaneti kimsenin hoşuna gitmedi. İçten içe moralimizi bozduğu için ona kızdım. Bir yandan da hak vermeden edemedim, hava çok sıcaktı. 

Aradan günler geçti. Tilkinin yüzümüze haykırdığı sıcağa ağaçların, toprağın ve yaprakların dayanacak gücü yoktu. Dünya gittikçe ısınırken bu sıcaklık benim ve arkadaşlarımın da peşindeydi. Son zamanlarda ormanda içecek su bulmak da artık eskisi kadar kolay değildi. Ben de sıcakta uçmak istemiyordum. Onun için gölgede ceylanlar, sincaplar ve tavşanlarla oyunlar oynadım. İşte günlerden bir gün nasıl ki kampta insanlar ateş yakmak için tahtaları birbirine sürtüyorsa onun gibi bir ağaç sıcaktan durduğu yerde alev almaya başladı. Gölgesinde dinlendiğim çam ağacıydı bu. Ateşi görür görmez ceylanla göz göze geldim. Bana ‘’Neler oluyor? Hemen herkese haber verelim. Koş!’’ diye telaşla seslendi. Şimdi arkadaşlarımızı bu ateşten uzak tutmamız gerekiyordu. Alevler kısa sürede diğer ağaca da sıçradı. Ağaçlar birbirlerine sarılacak kadar yakındı. Küçük bir kıvılcım gitgide büyüyen bir yangına dönüştü. Arkadaşlarım korka korka aileleriyle buluşup uzağa gitmeye çalıştı. Onlar koştukça kıpkırmızı rengiyle arkamızda dalgalanan yangın bize doğru gelmeye devam etti. 

Hızla uçarken sincapla karşılaştım. ‘’İnsanlar nerede? Neden kimse yardıma gelmiyor?’’ diye baktı bana gözleri dolu dolu. Ona dönüp ‘’Bizi yalnız bırakmazlar. En azından her gün bizimle konuşanlar gelir. Merak etme, kurtulacağız.’’ dedim. Biliyorum insanların hepsi bizi sevmiyor. Fakat bize sevgiyle bakan, yardıma ihtiyacımız olduğunu görünce koşa koşa gelen, bizimle sohbet eden insanlar da var. İşte onlar bizi unutmazlar. İçimdeki bu umutla daha uzağa uçmaya çalıştım.  

Hızla ilerlerken birden onu gördüm. Her gün koşuya gelen kadın işte tüm ailesini toplayıp kalabalık bir grupla ormana doğru koşuyordu. Üzerlerinde kırmızı kıyafetler ve başlıklar olan adamlar önden ilerliyordu. Uzun zamandır beklediklerim çok uzaklardan gelmiş gibi sevindim o an. Bizi kurtaracak su oluk oluk akıyordu ormana doğru. Sevinç çığlıkları attık sular ağaçlara değdiğinde. Kurtulduk diye bağırdık. Çok uğraştılar yangını söndürmek için. Alevler bittiğinde herkes çok yorgundu. Sonra yavaşça toprağa kendini bırakan insanların yanına gittik. Arkamızda duran ormana çevirdik bakışlarımızı. Arkadaşlarımız da ağaçlarla birlikte yok olmuştu. Onları kurtaramamıştık fakat diğer arkadaşlarımız için hala yapacağımız çok şey vardı.   

Usulca her gün selamlaştığımız kadının yanına gittik. Kuşlar etrafını sarmış, tavşanlar ona sarılmak istercesine yanına yanaşmıştı. İçimden ona seslendim ‘’Teşekkür ederim bizi koruduğun için.’’ dedim. Artık tüm gözler onun üstündeydi. Dağınık saçlarını simsiyah renge bulanmış elleriyle düzeltirken yüzünde izler bıraktı. Üzüntüyle etrafa baktı. Sonra bizi fark etti. Sakince bakışlarını bana ve arkadaşlarıma yöneltti. Sanki göz göze gelmiştik. Bizlere sevgi dolu sözler fısıldıyor gibiydi. Onunla ilk karşılaştığımız gün iyi anlaşacağımızı anlamıştım.