Boyalı Gökyüzü

Annesi odaya girip “Çocuklar hazırlanın resim sergisine gidiyoruz.” dedi. Çağrı, bilgisayar oyununun en zor kısmını atlatmak üzereydi. “Önce şu aşamayı geçeyim.” diye bağırdı. Aynı odayı paylaştığı abisi Tuğra sesini yükselterek “Of müze gezmek de nereden çıktı? Gittiğimde hiçbir şey anlamıyorum, bir resme bakınca ne oluyor ki?” diyerek sesini annesine duyurmaya çalıştı. 

“Al benden de o kadar. Evde kalıp oyun oynamak bile daha heyecanlı. Dışarı çıkacaksak parka gidelim. Bu sergi nereden çıktı?”

Annesi tekrar odaya geldi. “Söylenmeyi bırakın da çabuk üstünüzü giyinin.”

Çağrı dolabını açtı. “Madem istemeyerek gidiyorum. O zaman hiç sevmediğim kıyafetlerimi giyeceğim.” diye düşündü. Bol bir pantolon ve tişört geçirdi üstüne. Bunlar onu daha büyük gösterdi. Hiç dokuz yaşında gibi durmuyordu. 

Abisine döndü. “Sen de giyinsene? Bir an önce gidelim de eve çabuk dönelim. Oyunu en heyecanlı yerinde yarıda bıraktım.”

“Tamam sen annemin yanına git. Ben de iki dakikaya geliyorum.” 

Tuğra dediği saatte hazırdı. Müzeye vardıklarında “İçeride ne kadar kalacağız?” diye sordular. Annesinden “Bir iki saat sürer.” cevabını alınca oflayarak yola koyuldular. İçerisi bembeyazdı. Neredeyse hiç bir yerde pencere yoktu. Ahşap çerçevelerle süslenmiş resimler duvarın tam ortasında yan yana asılıydı. Yerler siyah mermerlerle kaplıydı. Çağrı “Tam da tahmin ettiğim gibi burada hiç eğlenceli bir şey yok.” diye düşündü. Odanın ortasına geldiğinde kaç tane resim olduğunu saymaya karar verdi. Salonun girişine yavaş adımlarla geri döndü. 

Abisi “Niye dönüyoruz? Çabucak gezelim de bitsin.” dedi. 

“Odada kaç resim olduğunu sayacağım. Böyle zaman daha hızlı geçer.”

Tuğra da ona katıldı. Giriş kapısına geldiler. “Bir, iki, üç, .. ” diye birlikte saymaya başladılar. Anneleri ise ilerideydi. 

Çağrı “Otuz beş” dediğinde Tuğra ona dönüp “Ben bile daha güzel resim yaparım. Böyle gökyüzü mü olur? Kaç tane ay var? Sen hiç labirent gibi bulut gördün mü?”

“Böyle bir yeri nerede görmüş acaba? Boşver, gel biz saymaya devam edelim.” der demez resim onları çekmeye başladı. Seslerini çıkartmaya fırsat bulamadan kendilerini kapkaranlık bir yerde buldular. Issız bir ormanın ortasındaydılar. Etraf ağaçlarla çevriliydi. Çağrı “Bu da neyin nesi? Nereye geldik?” diye haykırdı. Hızlı hızlı nefes almaya başladı. Çevrede hiç ışık olmadığı için gözlerini kocaman açtı. Eliyle abisini bulmaya çalıştı. Önünde yürüyen Tuğra ağaçları geçtikten sonra gördükleri karşısında kesik kesik sesiyle “Oğlum kafanı kaldır. Burada neler oluyor?” dedi. Dizleri titriyordu. Kaçacak yer aradı fakat sönük ışıkları ile evler çok uzakta görünüyordu. Uluyan kurtların sesini duydu. Kardeşinin koluna sıkıca sarıldı. Çağrı korkudan ağzını açamıyordu. Gökyüzüne bakar bakmaz abisi ile müzede baktıkları son resmi görür gibi oldu. Karanlığın içinde ay ve yıldızlar pırıl pırıl parlıyordu. Işık, bulutların mavisini aydınlatmıştı. Etrafı kırmızı halkalarla çevriliydi. “Bu bir rüya olmalı. Şimdi uyanacağım. Her şey normale dönecek.” diyerek kafasını yere eğdi. Kaldırdığında hala aynı yerdeydi. Abisi elinden tutarak “Üç dediğimde koşarak köye doğru gideceğiz, tamam mı?” dedi. Çağrı cevap veremeden abisi harekete geçti. Nefes nefese ayın ışığıyla aydınlattığı yolda koştular. Kalbi yerinden çıkacak gibi atıyordu. Ulumaya devam eden kurtlar sanki arkalarındaydı. Çağrı “Yeter, bitsin artık bu!” diye bağırdı. Abisi onu sakinleştirmeye çalışarak “Az kaldı, sabret. Köye varınca her şey bitecek.” dedi.

Vardıkları ilk evin kapısını dakikalarca tıklattılar. Ses gelmeyince içeride kimse olmadığını düşünerek diğer eve yürüyecekleri sırada kapı açıldı. Yaşlı adamın elinde mum vardı. Odasında ise sadece ahşap bir yatak ve sandalye görünüyordu

“Gecenin bu saatinde siz de kimsiniz? Nereden geldiniz?”

“Biz de bilmiyoruz. Telefonunuzu kullanabilir miyiz? Ailemizi arayıp haber verelim.”

Adam şüpheli gözlerle onları süzmeye başladı. Evin içine doğru bir adam attı, kapının arkasına geçti. 

Çocuklar içine düştükleri bu kabustan bir an önce çıkmak için “Burası neresi?” diye sordu.

Adam gözlerini kocaman açtı. “Çocuklar yoksa siz kayıp mı oldunuz? Korkmanıza gerek yok. Her yer çok aydınlık.”

Çağrı aklına bir fikir gelmişçesine “Geceleri burası hep böyle midir?” diyerek öne atıldı. Adam bu soruyu duyunca sakinleşti. 

“İlerideki evde oturan bir genç var. Buraları hep o boyuyor. Geceleri gökyüzünü sarartıyor. Gündüzleri de ağaçları mavi, çimleri siyah, dağları kırmızı yapıyor. Kimseye sormuyor. Kafasına göre boyadıkça boyuyor. Kaç kere yapma bu kadarı yeter dedik ama sözümüzü hiç dinlemedi.”

Çağrı ve Tuğra duyduklarından sonra gözlerini birbirlerinden ayırmadan dakikalarca bakakaldılar. 

Onların bu halini gören adam devam etti.  

“Aslında yaptıkları bazen işimize de yarıyor. Yağmur yağdığı zaman damlaları turuncuya boyayıp havayı aydınlatıyor. Güneş çıktığında bulutların rengini gri yapıyor, gölgesinde dinleniyoruz. Bu genç hayallerimizi boyuyor.”

Bu sözden sonra Çağrı ve Tuğra bir titreme hissettiler. Saniyeler içinde köyden uzaklaştılar. Gözlerini etrafa çevirdiklerinde salonda kaldıkları yerde, resmin karşısındaydılar. Yaşadıklarının etkisi altındaydılar. Çağrı ne yapacağını bilemeyen gözlerle abisine baktı. Sağa doğru bir adım attı, otuz altı diyerek saymaya devam etti.

-Van Gogh’un Yıldızlı Gece tablosu-

Yorum bırakın