Burak kulağını açtı, pür dikkat etrafı dinledi. Çıt çıkmıyordu. Babasının horlaması hariç. Onun da uyuduğundan emin olduktan sonra sessizce bir adım attı. Mutfağa ulaştığında dolabın üstündeki o ışıltı kutuyu bulması hiç zor olmadı. Pijamasının kocaman ceplerine kimseyi kuşkulandırmayacak kadar çikolata doldurdu. Bir iki tane ona fazlası ile yeterdi zaten. Odasına geri döndüğünde nefesini tuttu. İlk defa bu lezzetle buluşurcasına içindeki vişneli kremayı akıtarak çikolatayı ağzına attı. ‘’Öyle güzel ki!’’ diyerek yastığına gömülürken ondan mutlusu yoktu. Tıpkı hayallerindeki gibi. Kalanları ise bir peçeteye sardı ve yatağının en görünmez köşesine sakladı. Hepsini tek seferde bitirecek kadar plansız değildi. İçinden ‘’Yarın nasılsa sekiz yaşına basıyorum. Artık istediğim herşeyi yiyebilirim.’’ diye geçirirken gözleri kapanmak üzereydi.
Kutlama bittikten sonra işler hiç de düşündüğü gibi gitmedi. Ne zaman elini rengarenk şekerlere, ışıl ışıl tatlılara ve ‘’Beni ye!’’ diye haykıran kurabiyelere atsa annesi ‘’Oğlum şeker dişleri çürütüyor. Daha fazla yersen bütün dişlerin dökülür!’’ diyerek moralini bozdu. Yetmezmiş gibi babası da ‘’Bu gidişle şişmanlayacaksın.’’ diye devam edince Burak’ın suratı asıldı ‘’Beni kimse anlamıyor!’’ diyerek odasının yolunu tuttu.
Okulda da öğretmeni sürekli ‘’Fazla şeker vücuda zarar! deyip duruyordu. Hatta geçen ay sınıftaki tüm çocuklara sağlıklı beslenme panosu bile hazırlatmıştı. ‘’Büyükler çok sıkıcı.’’ diye düşünmekten kendini alamadı. O günden sonra yeni bir plan yapması şarttı. Herkes yatağına uzandıktan sonra beklemeye başladı. Ne de olsa evi sessizlik kapladığında ‘’Yeme!’’ diyecek kimse kalmıyordu. Dün yatağının altına sakladığı çikolataları tadını çıkartarak yavaşça ağzına attı. ‘’Bu lezzetten vazgeçilir mi?’’ diye mırıldanırken yorgunluğa yenik düştü. Uzun bir gün olmuştu.
Gözleri kapanır kapanmaz kendini kocaman, pembe pamuk şekerden bir kapının önünde buldu. Umutla kapıya yaklaştı, dilini uzattı. Tadına bakması şarttı. Kenarından bir ısırık aldı. Pamuk şeker ağzında erirken çok şanslı olduğunu hissetti. İçeride neler yoktu ki! Çikolata şelalesi, krem şanti havuzu, elma şekeri ağacı, bonibon kulesi ve rengarenk kurabiyelerden çiçekler… Aynı düşlerindeki gibi. Burak karnı ağrıyana kadar karşısına ne çıktıysa hepsinden kocaman ısırıklar aldı. Dinlenmek için durduğu zamanı ise yumuşacık şekerlemeleri ağzına atarak değerlendirdi. Mutluluk bu değil de neydi? Üzerinden kremalar akarken daha fazla yiyemeyeceğini hissederek biraz ara vermeye karar verdi. Yemeyi bıraktığı an dişinin sallandığını fark etti. Elini ağzına götürür götürmez dişi yerinden çıktı. Bu yetmezmiş gibi diğer dişi de sallanıyordu. Dişleri adeta bir isyan başlatmıştı. Dokunduğu diş elinde kalıyordu. Saniyeler içinde tüm dişleri döküldü. Burak ‘’Olamaz! Bu bir kabus.’’ diye haykırdı. Sesi bile artık farklıydı. Dişleri olmadan nasıl yaşayacaktı? Ağzını kapatmakta zorlandı.
Öfkeyle ‘’Hayır! Bu olmaz!’’ diyerek tüm kuvveti ile ayaklarını yere vurdu. Bir saniye bir saniye. Yine bir şeyler oluyordu. Ayağı yere değdiği her an karnı biraz daha şişiyordu. Burak neyin içine düştüğünü anlamaya çalışırken olduğu yerde defalarca zıpladı. Karnı artık davul gibiydi. Elleri, bacakları, kolları da çok geçmeden bu şişliğe eşlik etti.
‘’Bunları hak edecek ne yaptım ben?’’ diye düşünürken hem sinirli hem de bu durumdan nasıl kurtulacağını bilmediği için tir tir titriyordu. Bu kiloyu kaldıracak hali kalmamıştı. Kendini yere attı. Vücuduna söz geçiremiyordu. ‘’Bir daha şeker yemeyeceğim. Söz!’’ diye defalarca bağırmaya başladı. ‘’Yatağımın altındaki o çikolataları da temizleyeceğim. Ne olur eski halime döneyim. Ne olur!’’ derken gittikçe sesi yükseldi.
Olduğu yerde hızla bir sağa bir sola dönüyordu. Kurtulmak istercesine ellerini kontrolsüzce sallamaya başladı. Yatağının başındaki masa lambasına öyle hızla çarptı ki lambanın yere düşerken çıkardığı ses ile anne ve babası uyanıverdi. Odaya girdiklerinde Burak ‘’Söz veriyorum. Lütfen!’’ diye haykırmaya devam ediyordu. Koşarak yanına gittiler. Telaşla onu uyandırmaya çalıştılar. Burak çok geçmeden kendine geldi. Anne ve babası ‘’Neye söz veriyorsun oğlum?’’ diyerek hayretle ona bakıyorlardı. O ise tek tek tüm dişleri yerinde mi diye inceliyordu. Sıra kollarına, bacaklarına ve en önemlisi de göbeğine geldi. Hızla her yerini kontrol etti. Ardından ‘’Oh sadece bir rüyaymış!’’ diyerek derin bir nefes aldı. O an uyandığına şükretti. Gerçeğe döndüğü için şanslıydı. Neyse ki rüyada verilen sözlerin hiçbir geçerliliği yoktu.
